Kazamın Hikayesi (Türkçe)
| Kaza geçirdiğimde ikinci üniversitede okuyordum. Turizm işletmeciliği bölümünden mezun olmuş ve İzmir ilinde, Dokuz Eylül Üniversitesi, Yabancı Diller, İngilizce Ana Bilim Dalı’nda üçüncü yılı tamamlamak üzereydim. İngilizce öğretmeni olarak başlayacak bir kariyer için çalışmalarımı bitirmeme sadece bir yıl kalmıştı. Ne yazık ki bu gerçekleşmeyecekti. Üniversite mezuniyeti, gençliğin hazzı, mutlu ve üretken bir ömür, memnuniyet verici bir kariyer, bütün hayallerim … yıkıcı bir kazanın eseri olarak bir anda küle döndü.
1996 Mayısının 5’şiydi. Zorlu final sınavlarına girdikten sonra iki arkadaşım ve ben hafta sonunu arkadaşımın ailesinin yazlığında geçirmeye karar verdik. Sınavların stresinden kurtulmak benim için iyi olacaktı, okuldan uzak bir hafta sonu istemek çok da bir şey olmamalıydı. Bu yüzden arkadaşım beni ailesinin yazlığına davet ettiğinde “İsterim.” dedim. Nede olsa, ailemin bir yazlığı yoktu ve bir süreliğine ‘kaçmak’ istedim. Cuma gününün öğleden sonrası ve Cumartesi çabucak geçmişti ve Pazar günü açık ve güneşli güne uyanmıştım. Ege Denizi’ne bakan balkona adım attığımda, havada mevsim değişiminin kokusunu alabiliyordum. Çok mutluydum. Arkadaşlarım uyandı ve balkonda sohbet edip, şakalaşarak kahvaltı yaptık. Mutlu olmak o kadar kolaydı ki! Biraz sonra gerçekleşecek ve hayatımı sonsuza kadar değiştirecek, o yıkıcı kazanın olacağından habersizken mutlu olmak elbette kolaydı… Kahvaltıdan sonra bir şeyler toplayıp, deniz kıyısına yüzmeye gittik. Kıyı çok kayalık olduğu için iskeleye yöneldik ve iskelenin sonuna ulaşır ulaşmaz suya atlamaya, dalmaya başladık. Bu arzumuzu dindirene dek bunu tekrar tekrar yaptık. Bu coşkun neşe ve heyecan dinince bir süre güneşlendik. Şehre geri yollanmadan evvel, eve dönüp bir şeyler atıştırma öncesinde son bir kez suya dalmayı teklif edenin kim olduğunu hatırlamıyorum. Hepimiz kabul ettik ve ‘son dalış’ için ayaklandık. Boynum bir lahzada kırılacak ve hayatım ıstırap ve acı dolu bir hayata dönüşecekti. Nereden bilebilirdim!? Önceki atlayışlarımızdan dolayı ıslak olan iskelenin en ucuna doğru yürüdüm. Bu benim ‘son dalışım’ olacaktı. Kendimi iskelenin ucundan ileri doğru atamayıp da ayağım kaydığında kendimi çok beceriksiz hissettim. Derin yere değil de oldukça kayalık olan iskelenin tam dip kısmına düşüverdim. Kafamı bir kayaya çarptım ve suyun içinde, gözlerimin önünde kesif bir kan akışı gördüm. Beynimin içi öylesine sükût halindeydi ki dışarıdaki sesleri sanki kilometrelerce öteye gidiyorlarmış gibi hissettim. Kendimi kımıldatamıyordum; tamamen felç olmuştum ve boğulmaktaydım. Bu dünyadan öbür dünyaya geçiyor olduğumu hissettim. Ebedi ve ezeli bir huzurun “Yuvana hoşgeldin!” dediğini hissettim ama henüz vakti gelmemişti. Yarı şuurlu bir haldeydim ve şuurumu muhafaza etmek için mücadele veriyordum. Arkadaşlarımın beni sudan çıkardığını ve çabucak o sırada oralardan geçmekte olan bir kamyonetin arkasında sağlık ocağına taşıdıklarını hayâl meyâl hatırlıyorum.Yoldayken kendimden geçtim. Gözlerimi güçlükle açabildiğimde devletin aptal bir sağlık memuru başımı sağa sola çevirerek ve böylece kırılmış omurga kemiğinde ve zedelenmiş omurilikte daha da fazla hasara neden olarak beni kusturmaya çalışıyordu. Böyle bir durumda yapması gereken ilk şey vücuduma dokunmak ve dokunuşunu hissedip hissetmediğimi sormaktı. Bunu yaparak felç olup olmadığımı anlayabilirdi. En azından boynumu hemen bir boyunlukla, o da yoksa uygun bir şeyle sabitleyebilirdi; fakat o böyle yapmadı ve ben onun bana daha fazla zarar verdiğini söylemek için dudaklarımı bile kıpırdatamıyordum. Türkiye gibi gelişmemiş bir ülkede yaşıyorsanız, genellikle profesyonel olmayan kişilerin ellerindesinizdir. 45-50 dakika uzaklıkta bulunan şehirdeki en yakın hastaneden ambulans çağırdıklarını duydum sonra yine bayıldım. … Ambulansa kaldırıldığımı hatırlıyorum ve hayâl meyâl anlamadığım bazı sesler duyabiliyordum. Arkadaşlarım ve diğer insanlar bir şeyler söylüyorlardı fakat ne söylediklerini anlayamıyordum. Bu yüzden sürekli “DAYAN, LÜTFEN DAYAN, HERŞEY DÜZELECEK” diye bana seslenen içimdeki sesimi dinliyordum. Ambulansın kapıları kapanırken daha bir saat önceki hayatımın bir daha asla aynı olmayacağını anlıyor gibiydim. Tekrar sesler duyduğumda hastanedeydim. Birisi başımdaki kesikleri dikiyordu. Boynumun ‘hâlâ bir boyunlukla sabitlenmediğini’ fark ettim. İnsanları hayâl meyâl hatırlıyorum fakat o an hissettiklerimi ve ne yaptıklarını bugünmüş gibi hatırlarım. Tekrar bayıldım… Bilincim tekrar birazcık geldiğinde, MRI ünitesindeydim. Sanki bir tabutta gibiydim, bir tabutta olmayı da diledim. Ölü olmanın felç olmaktan daha iyi olduğunu biliyordum. Bayıldım… … Bir yataktaydım ve beynimde sanki bir şeyler öğütülüyormuş gibi sesler duyduğumda kafatasıma bir çeşit delik açıyor olduklarını farkettim. Bir matkapla ameliyat edildiğimi sandım. Birçok farklı ses arasında, insanlardan birinin omuriliğe daha fazla hasar verilmesini önlemek amacıyla başımı ve boynumu sabitlemek için kafatasıma bir ‘traksiyon’ aleti bağladıklarını söylediğini hayâl meyâl duyabildim. Ne var ki artık çok geçti. Verilebilecek bütün zarar baştan beri zaten verilmişti. Omuriliğim geri alınamaz bir hasara mâruz bırakılmıştı. Kazadan yaklaşık üç gün sonra bunun kötü bir rüya olduğunu sanarak uyandım. İçgüdüsel olarak ayağa kalkmaya çalıştım fakat yapamadım. Hâlâ bir kabus gördüğümü ve serbest kalmak için çabalıyor olduğumu düşünüyordum. Çok geçmeden Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi’nin yoğun bakım ünitesinde olduğumu ve bunun bir kötü bir rüya olmadığını, daha da kötü bir hakikatle karşı karşıya olduğumu fark ettim. Ameliyat edilmiştim ve şu anda yaşam destek ünitesine bağlıydım. Sadece gözlerimi kırparak iletişim kurabiliyordum. Birine umutsuzca ‘annemi’ görmem gerektiğini söylemeliydim. Hemşirenin gelmesini bekledim ve gözyaşlarıyla dolu, yalvaran gözlerle ona baktım. Gözlerimin ne söylediğini anladı ve annemin içeri girmesine izin verdi. Annem yanıma geldi ve içgüdüsel olarak hissiz elimi ellerinin arasına aldı fakat felç olduğum için onun dokunuşlarını hissedemedim. Ona sarılmak, onu öpmek, sinesine sığınmak istedim fakat tek bir parmağımı bile hareket ettiremedim. Ağlamak üzereydik. Bir şeyler söyledi fakat ne söylediğini duyamadım; tüm ihtiyacım olan şey sadece varlığıydı. Hemşire onu dışarı çıkarttı. Ertesi gün birkaç yatak ve birkaç hastanın bulunduğu bir koğuşa alındım. Memlekette annem, babam ve halam gelmişlerdi. Üniversiteden tüm arkadaşlarım ve hocalarım her gün beni ziyaretime geliyorlardı. Hâlâ hayata tutunmaya çalıştığım için bu kendimi iyi hissetmemi sağlamıştı. Eski kız arkadaşım bile gelmeye başladı; daha önceleri yanımda olmasını diledim, belki kaderin yönü değişir şimdi her şey daha farklı olabilirdi. Olabilirdi. Olmadı. Henüz yeni tanıştığım kızı dahi gördüm, şaşırdım. Sanki uzun süredir birbirimizi tanır gibiydik; her gün geldi ve benimle zaman geçirdi. Bu zor zamanlarda benim yanımda olmasına minnettardım. Sanki koruyucu bir melek gibiydi fakat felçli bir adamla birlikte olmak çok zor ve de çok eğlenceli olmasa gerek. Sonunda yoluna gitti. Anlayabiliyordum. Felçli bir adamı kim sevebilir ki!? Hastanede gösterdikleri alâka ve desteklerinden dolayı arkadaşlarıma ve hocalarıma minnettarım. Onları hâlâ derin bir muhabbet ve gönül borcuyla anıyorum. Arkadaşlarımı unutamam; Bazıları benim için çok özeldirler; en zor zamanlarımda bizâtihi yanımdaydılar. Şu anda benden uzakta olsalar dahi kalbimdeki sarsılmaz yerleri vardır. Onları çok özlüyorum. Kelimeler bazen gereksizdir. Şimdi her neredeyseniz, hepinizi seviyorum dostlarım. Dilde değil, gönülde. Acı gerçek şu ki omurilik zedelenmesini takibeden ilk birkaç saat içerisinde metilprednisolone (methylprednisolone, Medrol) denen, omuriliği hasar görmüş hastalara derhal verilmesi gereken bir steroid ile tedavi edilmiş olmalıydım. Bu yöntem hastalardaki nörolojik hasarın boyutunu önemli derecede azaltır. Dahası bu tedavi hareket ve duyumsal işlev göstermeyerek getirilmiş birçok hastada hasar görmüş olan omurilik seviyesinin altında kalan vücut bölgelerindeki hareket ve duyum seviyesinin önemli ölçüde iyileşmesine sebeb olmaktadır. Kazayı takibeden ilk birkaç saat içerisinde, vücut bir dizi fizyolojik değişiklikler ve ilk oluşan travmanın ötesinde hasara yol açabilecek ikincil olgularla tepki verir. Travma, şişlik, kanama, yetersiz kan akışı, yangı ve acıya yol açan maddelerin salgılanmasına neden olur. Bu maddelerin bazıları omurilik içerisinde asıl travmadan sonra ardıl gelen ikincil hasara ve nihâi olarak işlev kaybına neden olurlar. Altını çizerek tekrar belirtiyorum; 1990 yılından başlayarak omurilik zedelenmesi ile gelen hastaların tedavisinde uluslararası standart olan metilprednisolon (methylprednisolone) ile tedavi edilmem gerekirdi. Beni metilprednisolon (methylprednisolone) ile tedavi tedavi etmediler. Eğer doğru tedaviyi görmüş olsaydım, tam felçli durumdan kısmî felçli duruma döndürülme olasılığım yüzde 50’den fazlaydı. ŞU ANDAKİ DURUMUM: “EVDE TEK BAŞINA” Pekâka, günlük hayatım hakkında konuşmak istediğimde gerçekten söyleyebileceğim çok fazla bir şey yok. “Günlük yaşam” ifadesi her gün olagelen ya da yapılan bir takım farklı şeyleri belirtir. Benimki “günlük yaşam” değil, “günlük rutin” dir. Omurilik zedelenmesi benim için “hayat” ı ellerinizden çekip alan ve yerine “rutin” i koyan bir illet. Benimkisi ‘hayat’ değil; değişmeyen, ruha zarar bir dizi prosedür; hep aynı şey, her günüm aynı şey. Hayattan bana geri kalan işte sadece bu! Bununla beraber birkaç cümlede bu rutini özetleyebilirim: Saat 9 gibi uyanırım. Sonra annemi çağırırım; beni yatakta oturtur ve kahvaltımı yaptırır. Sonra bilgisayar klavyesini kullanabilmem için bu tuhaf, eldivene benzer şeyi sağ elime takar. Uzun süre oturamam. Bir müddet sonra yatar pozisyonuma getirilmeliyim, aksi takdirde öncelikle kalçama ve sırtımın alt tarafındaki kemiklere uygulanan baskı yüzünden bası yaraları oluşma riski vardır. Bu yüzden annem gelir beni yatırır. Sonra zamanımı ‘bekleyerek’, izleyebilirsem televizyon izleyerek, uyumaya çalışarak geçiririm. Sonra akşam saat 9’a doğru annem beni tekrar otutur ve akşam yemeği yedirir. Sonra saat 11 gibi yatırır. Sonra gece olur, ah o uzun geceler, uykusuz geceler… Ne ‘hayat’, değil mi!? Felç olduğumdan bu yana hayatım işte bunlar gibi sadece birkaç satırda tanımlanabiliyor. Kazamdan önceki eski güzel günlerde, sağlıklıyken, hayat hakkında bir şeyler sorulduğunda daima söyleyecek çok şeyim olurdu. “Hayat. Ahh hayat…” Eski Des’Ree şarkısını hatırladım, “Life”. Genel şeylerden bahsedeyim… Vücudunuz böylesine harap iken her şey alenileşiyor. Kendi kendinizi yönetebilme yetiniz olmuyor. Torbalarınız oluyor, ne demek istediğimi anlıyorsunuz; bedensel işlevleriniz sizin kontrolünüzde olmuyor. Neredeyse tamamen felçlisiniz. Bir et yığınından farksızsınız. Evet, “bir et yığını”… Neredeyse cansız, organik bir yapı tahayyül edin. Ben buyum! Bir vücuda hapsedilmiş ve o vücut da bir odaya hapsedilmiş. Asla sizinle konuşmayan beton duvarlar. Bir televizyon: Kim yıllarca izleyebilir ki? Bir bilgisayar, bazen televizyondan fazlası değil. Kısa bir zaman içinde bütün görüntülerden nefret etmeye başlayabilir, bütün seslerden tiksinebilirsiniz. Her gün bu kafeste uyanıyorum; zihni karışık, çaresiz, bazen her zaman olduğundan daha bıkkın halde. Kollar ve bacaklar ve göğsümden aşağısı hissiz bir halde. Sadece bütün vücudumun sonsuza dek tuzağa düştüğü anlaşılmaz bir hisle. Ne sağa, ne sola; ne de yukarı ya da hareketsiz bir halde.Annemin bir an önce gelip vücudumun pozisyonunu değiştirmesini ummak zorundayımdır sadece. Bunu bugüne dek yapabiliryordu; yarını artık bilemiyorum… İtiraf etmeliyim ki annem ve ortanca kardeşim dışında şefkat gösteren bir ailem yok. Onlara hiç bir zaman geri ödeyemeyeceğim büyük bir borcum var. Annem muazzam niteliklere sahip biridir. Annem olmadan bu günlere dek gelemezdim. Şu anda epeyce yaşlandı ve gün geçtikçe gücünden, dinçliğinden ve canlılığından kaybediyor. Geleceğimle ilgili korkularım ve endişelerim var. Eğer o benden önce ölürse ya da başına kötü bir şey gelirse, yanımda kimsenin olmayacağını düşünüyorum. Bazen de kendimi dünyada kalan son insanmışım gibi hissediyorum, üstelik felçli… Böylesi hisleri aklımdan çıkaramıyorum çünkü hiç bir çıkış yolum yok gibi görünüyor. Babam kayıtsız bir adamdır, üzerine sorumluluk alma konusunda veya bir şeye alâka gösterme konusunda hep isteksiz ve duyarsız biridir. Sanki bir babam yokmuş gibi. Ben bu konuda çok azını söylüyorum, siz fazlasını anlayın… İki kardeşim var; biri bugüne dek babamdan farksızdı. Diğer kardeşim –Allah ondan razı olsun.- iyi bir insandır. Kardeşlerim evlendi ve evden ayrıldılar. Biri çok nadir uğrar; doğrusu onu görmeyelim epey uzun bir süre oldu ki en son ne zaman gördüğümü hatırlamıyorum. Allah’a şükür ki diğer kardeşim haftasonları beni ziyaret etmeye geliyor ve banyomu yaptırıyor… Birçok hastalıklar geçirebiliyorum, idrar yolları enfeksiyonunu daha sıklıkla. Fiziksel ve/veya ruhsal gücünüz az olduğunda kolayca hasta olabiliyorsunuz. Küçük olanlar dışında dört büyük ameliyat geçirdim. Bir kolostomi ameliyatı geçirdim, kalın bağırsağın kolon bölümünün kısaltılıp, kesilen ucun anüsün işlevini alması için karın duvarında açılan bir açıklığa verildiği bir cerrâhi ameliyat. Özellikle kalçamdaki ve sırtımın aşağı kısmındaki kemiklerin bulundukları yerlere yaptığı aşırı baskıdan dolayı oluşan yatak yaralarım (dekübitüs ülserleri) oluyor. Bunlar en kötü kâbuslarım, iyileşmeleri çok çok uzun süreler alıyor. Omurilik zedelenmesini müteakiben, artan kas gerginliği, azalan kan dolaşımı ve kas tonusundaki değişimler bir araya gelip derinin baskıya dayanma yeteneğinin önemli ölçüde azalmasına neden oluyor. Çok büyük bir yatak yarası yüzünden cerrahların vücudumdan büyük bir deri parçasını alıp yatak yarasının olduğu bölgeye naklettiği iki ameliyat geçirmek zorunda kaldım. Ve bir böbrek ameliyatı geçirdim. Omurilik zedelenmesinin ardından böbreğim yetersiz bir şekilde çalışmaya başladı ve böbrek taşları oluştu; bu yüzden cerrahların sağ böbreğimden sekiz böbrek taşı çıkardığı bir ameliyat geçirdim. Ama yıllar içinde bu tekrarladı, böbrek taşı kırdırma seanslarına gitmek zorunda kaldım, birkaç seansa katıldım ama şehrimizdeki hastane “engelli dostu” bir yer değil –bu da ayrı bir hikâye- ve diğer seanslara gidemedim. Böbreklerimde taş oluşmaması için fazla sıvı almaya çalışmama rağmen bu her zaman o kadar da kolay değil, nihayetinde bu vücut hâlâ felçli ve işlevini olması gerektiği gibi yerine getirmeyen bir vücud, başka taşlar hep oluşuyor. Bir keresinde kendimin ve annemin tüm acılarına, ıstırapına ve kederine son vermek arzusuyla intihara teşebbüs ettim. Odada yalnızdım. Antidepresan haplarımı yatağımın üzerinde unutmuşlardı. Ellerimi kullanamam, eşyaları kavrayamam fakat dirseğimi ve kolumun ön kısmını kullanarak antidepresan tüpünü vücudumun üstüne, sonra göğsüme, daha sonrasında ağzıma sürükledim. Bu neredeyse on dakikamı aldı. Ağzımda tüpün kapağını açmayı başardım ve bütün hapları yuttum. Tadı iğrençti. Kusmamak için çok uğraştım. Hapları yuttuktan sonraki sadece 5-10 dakikalık şuurlu bir zamanı hatırlayabiliyorum. Sadece benim ve annemin sonsuz acılarına son vermek için ölmek istedim. Ölmeyi bile başaramadım. İki gün sonrasında yine hayattaydım yarım kalan eski üzücü hayata kaldığım yerden devam etmek üzere gözlerimi bir hastane odasında açtım. Bu benim yegâne şansımdı fakat bir şekilde olmadı. Allah biliyor ki elime bir fırsat daha geçse, yine denerim fakat benim gibi biri için intihar etmek neredeyse imkansız çünkü bu işi yapmak için bile en azından bir elinizin çalışması gerekir. Hareketsiz bir et yığınından başka birşey olmayan birisi kendini öldüremiyor işte. Türkiye’de yaşamanın, Türkiye’de olmanın, hatta belki de Türkiye’de doğmanın bile büyük bir sorun olabileceğini öğrendim. Bunu söylemesi üzücü ama Türkiye, sevgili yurdum, birçok yönden gelişmemiş durumda. Bu, sağlık hizmetleri alanında ve bilhassa engellilerin bakımında sıklıkla gözlemlenebilir. Kendi sağlık sigortam yok; yıllar sonra engelli kartı verildi. Devlet ihtiyacım olan tıbbi malzemenin ve ilaçların sadece belli bazı kısmını karşılıyor; her zaman bir yetersizlik ve sorunlar var, bu her zaman çok rahatsızlık verici ve sinir bozucu oluyor. Kendinizi benim yerime koyun bir. Maalesef Türkiye’de engellilerin yararlanabileceği özel sağlık hizmetleri ve sağlık sigortası hakikaten çok çok kapsamsız. Doğduğum ülke hakkında kötü konuşmak istemem fakat “hakikat her zaman hakikattir ve acı gelir.” Keşke insan haklarının daha yaygın bir şekilde uygulandığı daha iyi bir ülkede yaşasaydım. Son olarak, Allah’a inanıyor muyum? İçinde bulunduğum şartlar inançlarımı ciddi biçimde sarsmış olsa dahi O’na inanıyorum. Felç olduğumdan beri hem kendim hemde benim gibi olan tüm insanlar için hergün dua ediyorum ama hiçbir şeyin değişmiyor olması çok yıldırıcı ve ıstıraplı. Olaylar aksine hergün daha da kötüye gidiyor. Allah asla zalim değildir ama yine de neden insanların, bilhassa iyilerin başına böyle şeylerin gelmesine müsade ettiğini kavrayayamıyorum. Buna neden müsamaha ettiğini bilmiyorum. Bu konuda içimdeki duyguları lâyıkıyle ifade etmeye sözler kifayetsiz kalıyor. Düşündüğümüz vakit, iyi zamanlarda, inananlar için Allahın mâneviyatı sanki nefes aldığımız havada bizi çepeçevre sarar ve ihtişamı her yerde hissedilir. Ama kötü zamanlar… Sakın kötü zamanları sormayın bana, sormayın işte… Gerçekte ne yaptığını sadece Allah bilir. Biraz şuradan, biraz buradan bir şeyler anlattım. Nihayetinde kendimden bahsetmeye çalıştım. Sizin de bana söylemek istediğiniz bir şeyler olursa bana e-mail atmaktan çekinmeyin. Düşünceleriniz ve fikirleriniz benim için önemlidir. Ali Karabulut |
Pingback: Hello world! « Ali Karabulut
Pingback: Ali Karabulut’s Spinal Cord Injury « Ali Karabulut
Selamlar Sayın Dostum
Face book’ta kurmuş olduğum Engelli Paylaşım Ve Dostluk grubu için nette gezinirken hayat hikayenize
rastladım dün gece.
Çok yakın hissettim okurken.Çünkü bende otuz yıldan fazla engellerimle birlikte yaşamaktayım.Ailede dahil olmak üzere,cahil,tembel,ihmalkar toplumla çatışmalarla geçti zamanlar.
Yaş 55.Halada direnmeye devam ediyorum.Tek başıma kalmama rağmen hemde.Bir çok işlerden sonra grup oluşturma gayreti içindeyim.
Zaman bana şunu öğretti sayın dostum.1-pratik olmayı2-olanla yetinmeyi.
Kara cahil toplumun ayakları altında ezdiği bizlerin,lüks yapma şansı yok.Öyle bir şey sezinledi zaman bir kobradan daha tehlikeli oluveriyor çevremizi saran insan kitlesi.
Ama insan hayatı bu toplumun bildiklerinin çok ötesinde kıymetli aslında.Dünya insanlık ailesinin arasındaki kimi toplumlarda bizler gibi engellilerin böyle savunmalara bir gerek duymadan tüm sosyal bakım ve haklardan faydalanarak yaşaşdığı
aleni bir gerçek.
Maalesef az gelimiş,hatta hiç gelişmemiş bir toplumda engelli olarak bahtsızlığımızla bi,r şeyler çabalamaya mecburuz.
Uzatmayayım.
Sizden 2 ricam olacak.
1-dostluğunuz,ya da arkadaşlığınız.
2-hayat öykünüzü grubun syafasında yayınlamam için izin vermeniz.
Saygı ve katıksız sevgiler
Sevgili Ali kardeş,
Yaşadıkların için ne desem az kalır. Çok kötü zamanlar geçirmişsin, Allah kimseye böyle acılar göstermesin. Yaşadıklarını anlayabilmek için aslında onları yaşamak lazım biliyorum. Ben değil ama annem senin yaşadıklarını yaşadı malesef. Bir trafik kazası sonucu felç kaldı. Aslında felç kalma nedeni trafik kazası değilde bilnçsizce yardım etmek isteyen halkımızdır. Arabamız şarampole yuvarlanmıştı ben ve kardeşim arabadan fırlamış ve eski yolun 2 kenarında yatıyorduk gözümü açtığımda. Nefes alamadım ve bir an öldüğümü sandım kardeşimin yüzünü kanlar içinde gördüğümde ve anında bayıldım. Tekrar uyandğımda muhtemelen çok fazla zaman geçmemişti babamın arabadan çıkmış bizi aradığını farkettim biz iyiyiz burdayız diye bağırdım. Arabamız ters dönmüş ve annem hala içerdeydi. O anlarda babam annemle konuşurken annemim şuuru yerinde ve bedenini hissedebiliyormuş. Yardımsever halkımız arabayı kaldırıp düzeltirken yavaş indirmek yerine aniden bırakması annemin omuriliğinde kopmaya sebep olmuş ve şuuru kapanmış. 14 yıl geçti o kötü günün üzerinden ben daha çocuktum işin ciddiyetini çok fazla kavrayabildiğimi söyleyemem. Ama tekrar dönüp şöyle bir düşününce cehaletin aslında en büyük kötülük olduğunu çok daha net anlayabiliyorum. Aynı senin ilk hastaneye gittiğinde boynunu çevirmeleri gibi. Annem ellerinden birisini kullanabiliyor diğerinde ise oynatma yeteneği yok. Ama ben hep Allah’a şükrediyorum annemi bize bağışladığı için. Ömrüm yettiğince inşallah yanlarında destek olacağım. Babam’dan Allah razı olsun dünyanın en iyi en sabırlı insanıdır. Kendi hastalıklarına rağmen evini hiçbir zaman ihmal etmez bizim küçüklüğümüzde bile o kadar derdinin arasında gönlümüz hoş tutan bir insandır. Şöyle düşünüyorumda babam olmasa napardık acaba. Hani ben annemi babamı ne olurlarsa olsunlar nasıl olurlarsa olsunlar yalnız bırakmak istemiyorum ya seninde annen seni bir o kadar bırakmayacaktır gücü yettiğince. Sana, annene ve kardeşine çok büyük sabırlar diliyorum. Hayat ne kadar kötü olursa olsun ne olduğunu bilmediğin kara toprağın altından çok daha iyidir. Ne kendine yazık et ne de aileni üzme tekrar.
Sevgilerle.
Merhaba Ali,
Daha önce, kendinle ilgili olarak yazdıklarını yine senin sitenden okumuştum. Bu defa bu metnin daha da genişletilmiş olduğunu gördüm. Hakkında daha fazla şey öğrenme imkanım oldu.
Allah yardımcın olsun… Rabbim acil şifalar versin inşallah…
Selamlar,
Nuri Akman
Merhaba,
Niye bilmiyorum ama seslisozluk.com’dan sansına website’ni gordukten sonra haftada en az 1 kez gelip ingilizce ve türkçe hikayeni okuyorum.
Daha ilk okumamda beni çok etkiledi, anlatış uslubu o kadar içten yazılmış ki, resmen insan kendi yaşıyormuş gibi hissediyor. Hele o günün sabahında uyanıp dışarıdaki havanın sana bıraktığı izlenimi anlatman, ilk mudaheleyi yapan kişiye olan kızgınlığın, bunlar ilk okumamda
gözümün yaşarmasına neden olan etkenler.
Ne denir ne söylenir bilmiyorum, yazının sonlarına dogru hep bir nefesim daralıyor. İlk başlarda aydınlıkta başlayan hikayen sonlara doğru karanlıklara gömülüyor, 20 li yaş hayallerinden çaresizliğe giden bir yol çiziyor. Her okuduğumda hikayenden kaçmak için direk tarayıcımı kapatmama rağmen bu kez kapatmayıp yorum yazmak istedim. niye bilmiyorum.
Dediğim gibi ne soylenir yine bilmiyorum.
Tek bildiğim bir yerde senin gibi biri var, bir hikayesi var.
her zaman aklımda kalacak insanın içine işliyen bir yazıtı var.
Sağlıkla Kal…